Yıl 2014. Sinema tarihine bir başyapıt daha vizyona giriyor: İnterstellar. Yani “Yıldızlararası”. Film iki kardeşin eseri: senaristi Jonathan Nolan olan filmin yönetmenliğini ağabeyi Christopher Nolan hem yönetiyor hemde senaryoya kendinden birşeyler katıyor. Bilimkurgu olan film, yaşam ile kurguyu o kadar güzel işliyor ki kurguyla yaşamın arasında bir yerde buluyorsunuz kendinizi.

Biraz spoyler verecek olursam: 21. yüzyılın ortalarında insanlık, yaygın ekin hastalıkları ve toz fırtınaları nedeniyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Dul kalmış eski bir NASA test pilotu olan Joseph Cooper, çiftçilik yapmakta ve kayınpederi Donald ile birlikte çocukları Murph ve Tom’u büyütmektedir. Murph’ün odasındaki, onun önce bir hayalet sandığı toz desenlerinin yer çekimsel bir anomaliden kaynaklandığını ve coğrafi koordinatlara dönüştüğünü keşfeder. Bu koordinatlar onları Profesör John Brand tarafından yönetilen gizli bir NASA tesisine götürür. Burdan itibaren bir uzay yolculuğu başlar. Ancak bu uzay yolculuğu en son murph’ün odasında son bulur. Bu kadar spoyler yeter. İzleyin; o yolculukta başrol oyuncusu gibi sizin de kendinizi bulacağınızdan eminim.

Film üçüncü boyuttan daha ötesini işler: zamanın göreceliğinden tutun, sevginin ve umudun zamanı yendiğini anlatır (kendi yorumum).

Film o kadar düşündürücü ki yazanların ve bunu filme aktaranların gerçekten dahi olduğunu göreceksiniz. Zaman gerçekten göreceli bir kavram. En basit örneğini vereyim bunu sizde çok yaşamışsınızdır. Sevdiğiniz bir şeyle uğraşırken zaman çok hızlı geçer, istemediğiniz bir ortamda iseniz dakikalar geçmek bilmez… Başka bir örnek ise zaman araçlar ile kısalır: önceden burdan çin’e gitmek aylar süren bir yolculuktu. Şimdi ise uçaklar ile saatler süren bir yolculuk.

Albert Einstein’ın izafiyet (görelilik) teorisinden tutun kuantum fiziğine kadar uzanan çok geniş bir konuları filmde işleniyor. Öyle gözünüz korkmasın sıkıcı konulardır deyip izlememezlik yapmayın tüm bunları yaşamın içinden gösteriyor. Neredeyse 3 saatlik bir film o kadar akıcı ki o kadar kendine bağlıyor ki anlatılmaz, izlenir. Ki ben 30 dakikalık bir diziyi bile uzun gören ben ekran başından ayrılamadım.

Gelelim benim son yorumuma;

Zaman göreceli, mekanlar geçici, bedenler geçici…

Bir tek sevgidir kalıcı

Zamanı eğip büken sevgi ve umuttur

Belli mi olur belki de geçmiş de değiştirilebilecek ilerde

Bir tek şey kalacak geriye: sevgi…

Annemize Babamıza Eşimize Çocuklarımıza duyduğumuz sevgi…

Aslında her yıldız bir insandır, her insan bir yıldız…

Yıldızlar arasındaki bağ ise sevgidir,

Ve dünyayı kurtaracak olan da SEVGİ’dir…

Sevgiyle Kalın… Hoşçakalın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir